Kadın nasıl bir erkek ile yaşamak istiyor; Buna kendisi karar vermelidir

18

Kızları nasıl yaşatacağız? Parayla olmuyor, para zorbalıktır, mal mülkleştirmedir ve kadın aleyhinde sürekli kullanılan bir olaydır. Hiç yaşamayalım mı, işte burada çok zorlu olan bir aşk teorisi, bir sevgi teorisine de ihtiyaç vardır. Yüreği geliştirmek gerekiyor. Mümkünse kadınlarımızın kendilerini tanımaları, kimlik sahibi olmaları gerekiyor. Örneğin ben dahil, diğer erkeklerimiz kızmasınlar, nasıl bir erkek istediklerini açık söyleyebilmeliler. Bu kadının hem hakkıdır hem görevidir.

Bir çok erkek düzenden kalma, ağa bey kalıntısıdır. Bizde her erkek feodal ideolojiye göre kendini ağa, reis yerine koyar. Kadını istediği gibi dövme, ona sövme hakkını görür. Bütün bu gerilikleri tek başıma aşamam. Kadınlar kendini örgütlemelidir. Madem ki eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir yaşam istiyorsunuz, o zaman bunun bedelini de ödemelisiniz. Hemen gidip ölmek, elde silah kendini kanıtlamak olmamalı. Bu eksik bir yaklaşımdır. Duygularınızı örgütleyeceksiniz, özgürlüğünüzün düşünce gücünü oluşturacaksınız. Nasıl bir erkek veya erkekle ne tür bir yaşam istediğinize dair, kendi projelerinizi geliştireceksiniz. Ama dikkat ederseniz, erkek egemenlikli toplumumuz, kadının dilini bile kesmiştir. Baban, anan, “sana koca buldum” der. Bu, burjuvalarda da böyledir. Onlarda tarz biraz daha değişmiştir. Kız, erkeğin parasına, maaşına bakar, hali vakti yerindeyse bir köylü kızından daha kötü bir biçimde gider, ona koşar. Burada kadın özgürlük projesine dayalı bir yaşam olayı yoktur.

Büyük bir yürek hareketi derken kesinlikle bunu anlamanız gerekir. Erkeklerin bunu anlaması gerekiyor. Biraz güç, yetki eline geçtiği zaman kadını zayıf görmemeli, kadının duygularını hatta fiziğini bozmamalıdır. Kadına biraz anlam vermeli, hatta onları geliştirmeleri gerekiyor. Bunu küçümsememeleri gerekir. “Yüzde yüz malımdır, istersem döverim, istersem söverim” demek doğru değildir. Senin yapacağın en iyi şey, kendi eşin-sevgilin de olsa, ne kadar geliştirebildiğindir. Ben her zaman şunu söylüyorum; benim işim köle kadın geliştirmek değil, özgür kadın geliştirmektir.

Özgür kadın geliştirmek bir ibadettir. Hz. Muhammet’i bazıları eleştirir; ama bana göre onda bile önemli bir incelik vardır. Hz. Muhammet çok kadınla evlendi, on üç tane cariyesinin olduğu söyleniyor. Olaya salt evlendiği kadın sayısı ile sınırlı bakarsak bu dar ele almak olur. O koşullarda kadınlar hor görülür ve kız çocukları da diri diri toprağa gömülür. Hz. Muhammet’in kadını sevme yönünde olağanüstü bir gelişimi vardır. Siyasi amaçları da var. Dönemin güç dengeleri içinde yapmış olduğu siyasi evliliklerde yansıyor. Fakat kendi kadınlarına çok değer verdiği de açıktır. Daha sonra Abbasilerde, Emevilerde, Osmanlılarda harem geliştirilmiştir. Biz ise bu anlayış ile mücadele etmekteyiz.

Bizim bütün kadınlarımız görüldüğü gibi en amansız savaşçı kadınlardır. Yani bu anlamda kendisine erkek elinin bile değmesini kabul etmiyor. Yani erkek zorbaysa, çirkinse ve özgürlüğe açık değilse, kadınlar onu kabul etmez. PKK’deki ahlak gerçekliği budur. Bu, yeni yaşama, kabul edilebilir eşit ve özgürlüğe dayalı yeni aile kurumuna, ilişki tarzına, ortak bir dünya anlayışına götürür. Yalnızca aile kurumu da demeyeceğim, yeniden bir toplumsal kurtuluşa götürür. Bu çok gereklidir ve yaşam projesi de budur.

Bir erkek, “kadın yüzde yüz benim olsun, ona vurayım, söveyim” derse, bu bana göre en büyük ahlaksızlıktır ve bu, insan haklarına da büyük bir haksızlıktır. Kadın bu kadar senin oluyor da, sen neden onun olmuyorsun? O, yüz de yüz senindir, ama sen yüzde bir bile onun değilsin. Dilini kesmişsen, iradesini kırmışsan, ekonomik olarak o sana bağlıysa, burada zorbalık, basbayağı diktatörlük vardır. Çok zorba, çok eşitsiz, çok saygısız bir erkeği, ben ne yapacağım? Bu erkeği kabul etmeyin diyorum. Bu doğru bir görüştür. Kadını başka türlü güçlendirmek de mümkün değildir.

“Bunda Kürt erkeğinin rolü nedir” sorusuna geçtiğimde, Kürt erkeğinin rolünün yürekler acısı durumda olduğunu gördüm. Klasik anlamda, diğer ulusların erkeklerine pek benzemediği, çok farklı bazı yanlarının olduğunu gördüm. Baskıcı sistemlerin etkisi altındaki erkek, bunun bütün acısını kadınlardan ve çocuklardan çıkarır. Yine ilginçtir, bütün sevgisinin kaynağını da burada görmek ister. Yani hem döver hem sever hem de gözyaşı döker. Çok çelişkili bir kişilik. Sevmek istiyor, öldürüyor. Sevme tarzında öldürme var. Çocukları için de bu böyledir. Bu erkeği çok çaresiz gördüm. Çaresiz gördükçe bu erkeğin çözümlenmesi, bana nerdeyse en az kadın çözümlenmesi kadar önemli gözüktü. Aslında sorunu kadın sorunundan ziyade bir erkek sorunu olarak da çözüme tabi tutmam büyük bir önem taşıyor. Bunlar, birçok ideolojide böyle ortaya konulmamıştır. İdeolojilerin çoğunluğu, erkek egemenlikli olduğu için erkeği fazla çözmeye tabi tutma gereği duymazlar. Çok derin bir sosyalist kişilik olmazsa, erkek kendi iktidarını tehlikeye sokabilecek düşüncelere fazla yer vermez, kendini fazla eleştiri konusu yapmak istemez. Bu durum erkekte çok içselleşmiş bir yaklaşımdır.

Benim durumum biraz farklı. Klasik erkekten kopmayı ileri düzeyde sağladığım için cesaretle erkeği eleştiriyor ve çözüme tabi tutuyorum. Şüphesiz bu bir özgünlüktür. Kadını da klasik boyutlarda erkekten hem koparmış hem de özgürleştirmede önemli bir mesafe almış olduğum için, bu konuda da yaklaşımlar epey özgürleşmiştir. Sorunu çok dinamik bir çerçevede ele almaktayım. Ve bazı yeni kavramlar geliştirmeye çalışıyorum. Erkekliğin öldürülmesinden tutalım, aynı biçimde kadının yeniden yaratılması ve kadınsılığın öldürülmesi gibi kavramlar ilgimi çekiyor. Sadece kavramlar düzeyinde değil, kadın ordulaşması gibi bir çaba içerisindeyiz. Bunlar çoğunun şaşırdığı, hatta büyük tepkilere de yol açan gelişmelerdir. Şüphesiz bunlar derin bir anlayışın ürünüdür. Kendiliğinden yerleri olsa da esas itibarıyla bütün bu eleştirileri karşılayacak yeni yaşam tarzının temelini atmak için eşit ve özgürlüğe dayalı bir çıkışın zeminini yaratmak zorunludur. Plan program giderek bu temelde geliştirilmektedir. Dolayısıyla yeni topluma doğru yol alırken herkesin bilmesi gereken, burada da gelişkin bir planın giderek hayata geçirilmek istenildiğidir. Özellikle kadrolarımız bunu bilmek zorundadır. Bu hem çok önemlidir hem de yapacağımız birçok işin devrim sonrasında değil, başında halledilmesidir. Bu konuda tarihi bir hatanın yapılmaması gibi bir anlayış da oldukça etkilidir. Eskiden, “ulusal sorun, kadın sorunu sosyalizmden sonra çözülür” denilirdi. Oysa böyle değildir. Bu sorunlar anı anına, günlük olarak çözüme tabi tutulmadıkça ne sosyalist devrim olur, ne uluslar kurtulur, ne de cins kurtulur.

Kadınsız yaşanamaz denilir. Ama mevcut kadınla da yaşanamaz. Gırtlağına kadar köleliğe batmış bir kadınlı-erkekli ilişki herhalde en çok batıran ilişkidir. O halde kapitalist sistemin sonul kaos’undan gerçek aşklardan beklenen büyük gücü özgür kadın etrafında yaratarak çıkış yapmak, aşka gönül vermiş ve baş koymuş gerçek kahramanların en soylu ve kutsal işlerinden olsa gerek!

Tanrısallık iddiasının altında insanlığı yok etme gücü yatmaktadır. Savaşla büyük yok eden, büyük yaratacağını da sanır. Psikolojik olarak benlik kontrol edilemezse, kendini sınırsız abartma hastalığındadır. Uygarlık sistemi bu hastalığın ortam bulduğu toplumu sunar. İktidarın yozlaştıramayacağı hiçbir toplumsal değer ve kişilik yoktur denilir. Bu, iktidarın özüyle ilgili bir değerlendirmedir. Uygarlıklar iktidar toplumları olduğundan, yaşamla en yoğun çelişkili sistemlerdir. Kardeşten tutalım eşe dosta kadar iktidar uğruna gözden çıkarılamayacak değer yoktur. Uygarlıkların yönetim güçleri incelendiğinde işlemedikleri cinayetler, yapmadıkları komplolar yok gibidir. Yalanların sistemleştirilmesine politika adını verirler.

Uygarlık toplumlarında kurumlaşan bir özelliğe çok dikkat çekmek gerekir. Bu gerçekliğe toplumun iktidara yatkınlık hali de diyebiliriz. Bir nevi kadının köleleştirilmesi geleneği üzerinde yeniden yaratılması gibi, iktidar da toplumu kadının köleleştirilmesine benzer biçimde hazırlamadan, varlığından emin olamaz. İradesizleştirilen kadın, en eski kölelik biçimi olarak, ana-kadının tüm kültüyle birlikte, güçlü adam ve maiyetindekiler tarafından uzun ve kapsamlı mücadeleler sonunda yenilgiye uğratılıp cinsiyetçi toplumun egemen kılınmasıyla kurumlaşmıştır. Bu egemenlik eylemi belki de uygarlık tam gelişmeden toplumda yerini bulmuştur. Bu o denli şiddetli ve yoğun bir mücadeledir ki, sonuçlarıyla birlikte hafızalardan da silinmiştir. Kadın neyi, nerede, nasıl kaybettiğini hatırlamaz. Boyun eğmiş bir kadınlığı doğal hali sayar. Bu nedenle hiçbir kölelik kadın köleliği kadar içselleştirilerek meşrulaştırılmamıştır.

Bu oluşumun toplum üzerinde iki türlü yıkıcı etkisi olmuştur: Birincisi, toplumu köleliğe açması; ikincisi, tüm köleliklerin hiçleştirilme temelinde yürütülmesidir. Hiçleşme sanıldığı gibi salt cinsiyetçi bir obje değildir. Biyolojik bir özelliği çağrıştırmıyor. Hiçleştirme, köleleştirme özünde sosyal bir özelliktir. Kölelik, boyun eğme, hakareti sindirme, ağlama, yalancılığa alışma, iddiasızlık, kendini sunma vb. gibi özgürlük ahlakının reddetmek durumunda olduğu tüm tutum ve davranışları kapsamaktadır. Bu yönüyle düşürülmüş toplumsal zemindir. Köleliğin asli zeminidir. En eski ve tüm köleliklerin, ahlaksızlıkların üzerinde işlevselleştiği kurumsal zemindir. İşte uygarlık toplumu bu zeminin tüm toplumsal kategorilere yansıtılmasıyla da alakalıdır. Toplumun bir bütün olarak köleleştirilmesi sistemin yürümesi için gereklidir. İktidar erkeklikle özdeştir. O zaman toplumun köleleştirilmesi kaçınılmazdır. Çünkü iktidar özgürlük ve eşitlik ilkesini tanımaz. Aksi halde var olamaz. İktidarla cinsiyetçi toplum arasındaki benzerlik özseldir.

Uygarlığın büyük aşamalarından biri sayılan Yunanlılarda gençler resmen tecrübeli bir erkeğe ‘oğlan’ olarak sunulurdu. Uzun süre bunun nedenini çözememiştim. Sokrates gibi bir filozof bile, “Önemli olan oğlanın sürekli kullanılması değil, efendisinden terbiye görmesidir” der. Buradaki mantık, gaye gençlerin oğlan olarak sürekli kullanılmasından ziyade, kadınsı özelliklere hazırlanmasıdır. Daha da açıklayıcı olarak, Yunan uygarlığı da kadınsı bir toplum ister. Soylu, asil gençler oldukça bu toplum oluşamaz; bu toplumun oluşması için kadınsı davranışları içselleştirmeleri gerekir. Tüm uygarlık toplumlarında benzer eğilimler vardır. Oğlancılık bu toplumda çok yaygındır. Bu öyle bir hal almıştır ki, her efendinin oğlan sahibi olması gelenekselleşmiştir. Oğlancılığı bir bireysel cinsel sapıklıktan, hastalıktan ziyade, sınıflı toplumun, iktidar toplumunun yol açtığı sosyal bir olgu olarak anlamlandırmak önemlidir. Cinsellik ve iktidar uygar toplumda toplumsal bir hastalıktır. Hem de kanser gibi. Birbirleri olmaksızın edemedikleri gibi birbirlerini çoğaltırlar: Tıpkı kanser hücrelerinin çoğalması gibi. Kaldı ki, bireysel kanserlerle toplumsal kanser arasındaki ilişkiyi kapitalist modernitede daha kapsamlı yorumlayacağız.

Şuraya gelmek istiyorum: Uygar toplumlarda iktidar zemini binlerce yıldır özenle ve bir kadınsılaştırma misali hazırlanmıştır. Uygarlık geleneğinin yargısı, kadının ‘erkeğin tarlası’ olduğudur. Toplumda da benzer gelenek geçerlidir. Erkek iktidara kendini bir kadın gibi sunmalıdır. İsyan eden, sunmayı reddeden, savaşlarla hazır hale getirilmeye çalışılır.

İktidar sürecini bir kişi, zümre, sınıf ya da ulusun aniden oluşan eylemi olarak görmek büyük yanılgı içerir. Belki hükümetler ani kurulabilir. Ama iktidarlar, siyasi sistemler uygar toplumlarda yüzlerce vahşi imparatorlar, klikler, egemen güçlerin her türlüsü tarafından öncelikle egemenlik kültürü (tarlası, geleneği) olarak hazırlanmışlardır. Toplumlar tıpkı kadın nasıl kocasını alınyazısı gibi bekler ve kabul ederse, öylesine iktidar bağımlısı, tarlası olarak sahibi tarafından kullanılmayı bekler veya öyle alıştırılmışlardır. İktidar toplumda egemenlik kültürü olarak vardır. Bu noktada Bakunin’in “En benim diyen demokrat, iktidarda yirmi dört saatte bozulur” özdeyişi anlamlıdır. Açıklayamadığım, ama uzun süredir açıklamaya çalıştığım, bu bozulmayı sağlayanın iktidar zemininin kendisi olduğudur. Binlerce yılın kan deryasından ve istismarından (sınırsız savaşlar ve sömürüler) oluşan iktidar koltuğu, elbette aniden üzerinde oturanı yirmi dört saatte bozar.

Kadın özgürlüğünde, dolayısıyla kendini özgürleştirmede mesafe alamayanların hiçbir toplumsal ve siyasal özgürlük alanında çözümleyici ve dönüştürücü olamayacaklarını anlamaları gerekir. Erkek egemen-köle kadın ikilemini aşamayan hiçbir özgürlük çabasının gerçek bir özgür kimlik sağlayamayacağını da en temel özgürlük kriteri olarak almak gerekir. Kadın üzerindeki mülkiyet ve iktidar ilişkisi yıkılmadan, özgür kadın-erkek ilişkisi gerçekleştirilemez.

Hiyerarşik sistemle başlayan kadının içine alındığı statü çözümlenmeden, ne devlet ne de dayandığı sınıflı toplum yapıları izah edilebilir. En temel yanılgılardan bu nedenle kurtulunamaz. Kadın bir cins olarak değil, bir insan olarak doğal toplumdan koparılıp en kapsamlı köleliğe mahkûm edilmektedir. Tüm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez. Kadın köleliği aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz. Doğal toplumun bilge kadını ana-tanrıça kültünü binlerce yıl yaşamıştır. Her zaman yüceltilen değer ana-tanrıçadır. O zaman en uzun süreli ve kapsamlı toplum kültürü nasıl bastırıldı ve günümüzün süslü püslü kafes bülbülüne dönüştürüldü? Erkekler bu bülbüle bayılabilirler, ama o bir tutsaktır. En uzun süreli ve derinlikli bu tutsaklık aşılmadan, hiçbir toplumsal sistem eşitlik ve özgürlükten bahsedemez. Kadının özgürlük ve eşitlik düzeyinin toplumun bu yönlü düzeyini belirlediği yargısı doğrudur.

Tüm maddi ve manevi güç olanakları erkeğin elinde biriktikten sonra kadın artık erkek eline bakan, bazen yalvaran, bazen tüm onurunu çiğneyerek kaderine razı olan ve sıkça yaşama küserek derin bir sessizliğe bürünen bir varlık haline gelir. Bir anlamda yaşayan ölü demek de mümkündür. Birkaç benzetmeyle olguyu daha da belirgin kılabiliriz. Birinci benzetme kafeste kuştur. Kuş bazen kanarya gibi süslü kılınır. Bazen bülbül gibi güzel sesli kılınır. Herkes kendine göre bir kuşa benzetir. Çokça serçe denilir. Diğer benzetme, dipsiz bir kuyuya bırakılan kedi gibi sürekli miyavlatıldığıdır. Yiyecek artıklarıyla beslenerek sahibi için iyice ehlileştirilebilir. Belki biraz kaba görülebilir, ama köleliğin derinliğini yakalamak için bilimsel, edebi çok yönlü çabaların gereği açıktır. Muazzam cinsiyetçi bir toplum oluşturulmuştur. Gerçek kabalık şuradadır ki, erkeğin tek taraflı kadın tecavüzü bir kahramanlık gibi görülürken, erkek bundan son derece keyif ve gurur alırken, kadın taşlanarak öldürülmekten geneleve kapatılmaya, toplum içine bir daha çıkmamaya kadar her tür acımasızlıklarla karşı karşıyadır. Yine en kabasından erkek cinsel organıyla gururlanırken, kadın için cinsiyet organları bir utanç kaynağıdır. En basit fiziki farklılıkları bile kadın aleyhine kullanılmaktan çekinilmemiştir. Kadın olmanın kendisi bir utanç konusu haline getirilmiştir. Sözde kutsal bir duygu olan aşkta bile kadının yaşadığı gözü kara bir erkek dayatmasıdır. Kız çocuklar her zaman hor görülmüştür.

Günümüz dünyasının en çok ağızlarda sakız edilen aşk konusu tarihin en rezil, içeriksiz dönemini yaşamaktadır. Tarihin hiçbir döneminde aşk bu denli ayağa düşmedi. Anlık aşklardan tutalım, açık cinayet yaklaşımlarına kadar en yavan ve tehlikeli ilişki tarzlarına bile aşk deniliyor. Kapitalist sistemin yaşam anlayışını bundan daha iyi sergileyecek ilişki düşünülemez. Dönemimizin aşkları hakim sistemin insan ve topluma dayattığı zihniyetin en kutsal alanda bile ne hallere düştüğünün açık bir itirafıdır. Aşkı canlandırmak en zor devrimci görevlerden biridir. Büyük emek, zihniyet aydınlığı, insanlık sevgisi ister. Aşkın en önemli şartlarından biri, çağın bilgeliği sınırlarında seyretmeyi gerektirir. İkincisi, sistemin çılgınlıklarına karşı büyük duruşu dayatır. Üçüncüsü, kurtuluşsuz, özgürlüksüz birbirlerinin yüzüne bile bakılamayacağını bir ahlaki tutum olarak benimsemeyi gerektirir. Dördüncüsü, cinsel güdüyü üç hususun gereklerine tutsak etmeyi gerektirir. Yani cinsel güdü bilgeliğe, özgürlük ahlakına ve politik-askeri mücadele gerçekliğine bağlanmadan, atılacak her adımın aşkın inkârı olduğunu bilmeyi gerektirir. Bir kuş kadar bile özgür yuva kurma olanağı olamayanların aşktan, ilişkiden, evliliklerden bahsetmeleri, aslında sosyal düzen köleliğine teslimiyeti ve özgürlük mücadelesinin soylulaştırıcı değerini bilmediklerini gösterir.

Eğer çağımızın aşk gerçeğinden bahsedilecekse, bu herhalde Leyla ile Mecnun’ları çok geride bırakan, nice tasavvuf ehlini aşan, bilim insanı titizliğini gerektiren, güncel kaostan toplumsal özgürlüğe yol açan, yiğitliği, fedakârlığı ve başarıyı yakalamakla kanıtlayan kişilikleri kazanmakla mümkündür.